Uzun Vade

İnsan gerçekten de miyop bir canlı. Geleceği kestirmede çok kötü. Buna rağmen uzun vadeli planlar yapmak önemli. Eğer insan uzun vadeli planlar yapmazsa hayatın dalgaları arasında boğulabilir. Nereye gideceğiyle ilgili bir planı olanın kıyıya ulaşma ihtimali daha yüksek. Elbette geleceği düşünmek zor bir iş. İç güdüsel olarak, önündeki lokmaya odaklanmak, hele de çok lezzetliyse, hele de açsa reddedilmez bir teklif gibi görünüyor. Ancak sabır her şeyin başında geliyor. Her ne olursa olsun, eğer bir lokma çok kolaysa muhtemelen ondan uzak durman gerekebilir. Tabi dediğim gibi yapısal olarak insanın bu konularda zaafı var. Mesela kredi sistemini ele alalım.

Continue reading

Eldekileri İstemek

İnsanın sürekli mutluluğun peşinde koşması ama bir türlü yakalayamaması hep yaşanan bir hal. Hemen hepimiz için mutluluk hoş kokulu duman gibi bir şey, dışarda bir yerlerde duruyor, alıp eve getirmeye çalışıyoruz, çoğu zaman beceremiyoruz, becersek de evde durmuyor bir zaman sonra kaybolup gidiyor. Halbuki işler böyle olmak zorunda değil.

Continue reading

Will Smith’in Tesadüfi Olmayan Başarısı

Will Smith'e göre başarı
Talih, birçok insanın hayattaki başarısını açıklayan sözcük ama talihi kontrol etmek mümkün değil. Kontrol edemediğin bir parametre üzerine plan yapılamayacağı için basitçe talihsiz olduğumuzu varsayarak başarıyı ele alalım. Bu bağlamda Will Smith’in 10 başarı kuralı diye bir yazıya denk geldim. Kendisine ait böyle bir liste gerçekten var mı bilmiyorum muhtemelen gerçek değildir ama üzerinde konuşmaya değer. Bazı maddeleri buraya taşıyarak kendi yorumlarımı yazayım.

Continue reading

Çalışkanlık

Çalışkanlık nedir ya da ne olduğunu boşver kişi nasıl çalışkan olur? Birincisi kişinin bedenen hareketlenmesi gerekir. İkincisi kişinin boş şeylerle uğraşmayı bırakması gerekir. Üçüncüsü kişinin hiç durmaması gerekir. Tembellik bulaşıcı bir hastalık. Günlük rutin içerisine bir defa girdiğinde hemen diğer günlere de sıçrıyor. Onu oradan çıkarmak zor olabiliyor. Onun için tembellik yapmamak, araya boş gün almamak gerekiyor.

Continue reading

Süperkahramanlar Kooperatifi

Geçen gün trafikte sıkıcı bir radyo programı dinliyordum, bir beyefendi kooperatifçilikten ve ülkemizde gelişmemesinin nedenlerinden bahsediyordu. Kooperatif denince benim aklıma, hiçbir zaman bitmeyen site inşaatları, birilerinin paraları iç edip sıvıştığı organizasyonlar geliyor. Trafikte yapacak daha iyi bir seçeneğim olmadığı için programa biraz kulak kabarttım.

Continue reading

İşte sen busun!

Özçekim
Selfie çekince kendinizi görüyor musunuz?

Herhangi bir zaman diliminde gerçekten nasıl göründüğümüzün farkındamıyız? Muhterem bir arkadaşım var, zamanında hapse düşmüş. Bir defasında bana hapiste çektirdiği bir fotoğrafını gösterdi. Fotoğrafta gülümsüyor ama siz fotoğrafa baktığınızda zavallı bir adam görüyorsunuz, umutsuz, bitik bir genç. “Bu fotoğrafı çektirirken, çok mutlu olduğumu düşünüyordum, sonradan bakınca meğer ne kadar da sıkıntılıymışım.” diye anlatıyordu. Zaman zaman bu mevzuyu hatırlar düşünürüm. İnsan biraz uzaklaşıp kendini izlese dışardan nasıl göründüğünü farkedebilse hayatını çok farklı yaşayabilir ama bunu yap(a)mıyor. Çektikleri onca “selfie”ye rağmen insanlar nasıl göründüklerinin farkında bile değil.

Continue reading

Bir dal motivasyon alabilir miyim?

Bir dal motivasyon her derde deva!
Bir dal motivasyon her derde deva!

İnsan bir şeyleri yapmak için motive olmalı, kendini sürekli motive etmeye çalışmalı, aksi halde başarı nasıl gelir? Yanlış. Motivasyon üretimde kullanılan bir hammadde değildir. Motivasyon o kadar değerlendi ki adeta motivasyonsuz iş yapılmaz oldu, her türlü verim düşüklüğü, her türlü tembellik, her türlü plansızlık motivasyon yokluğuyla açıklanır oldu. Halbuki motivasyon olsa olsa katalizör olur, işin oluşunu hızlandıran bir etken olur. Continue reading

Aslan Ot Yer Mi?

Ekmek aslanın neresinde?

Ne zaman bir kaç vatandaş bir araya gelip ekonomi muhabbeti yapsa söz dönüp dolaşıp bu aslan meselesine geliyor. “Ekmek aslanın ağzında!”. Sonra bir diğeri hemen ekliyor; “artık boğazında!”. “Ne boğazı kardeşim artık midesinde!” …

Bu şekilde ekmeğin aslanın sindirim sistemindeki uğrak yerleri tek tek sayılıyor. Bana göre bu bizim insanımızın sahip olduğu kültürel bir yanılsamayı gösteriyor. Dışarlarda bir yerde hazır bir ekmek var, mesele onu almak. Kafa sürekli olarak ekmeği nasıl alacağımız üzerine çalışıyor. O nedenle etrafta hep birbirinin ağzından ekmek almaya çalışan ve ağzındaki ekmeği kaptırmamaya çalışan adamlar görüyoruz.

Halbuki gerçekte aslan ekmek yemez. Aslanın ağzından alınmaya çalışılan bir ekmek ancak aslanın işine yarayacak bir durumla noktalanacaktır. Gerçekte ekmeği yapmak lazım. Ekmeği üretmek lazım. İşte burada bir sıkıntı var. Bizler bir şeyleri üretmek değil almak hesabı yapıyoruz. Bu kanıksanmış bir durum. Yanlış anlaşılmasın bunun sadece bizim kültürümüze has olduğunu iddia etmiyorum. Mesele bir kültür eleştirisi değil.

Bir şekilde bizler çocuklarımıza, etrafımızdakilere artık ekmeği üretmemiz gerektiğini ve bunun çok da zor olmadığını göstermemiz gerekiyor. Elbette ekmeği üretmek kolay değil ama aslanın ağzından (olmayan) ekmeği almaktan daha kolay.

Üretim tüketim meselesi bir takım yerel kalıpyargılarla açıklanamayacak kadar küresel bir konu. Bunun farkındayım. Ancak bu tür kalıpyargıların farkına varmadan bizleri nasıl kalıba soktuklarını da bilmek lazım.

Dadından Yinmeyen Pozisyon

Çifte İntikam

Türk Silahlı Kuvvetleri yemek parası olarak 10 TL 39 Kuruş ödedi. Tabi ki ordumuzun yemek parası olarak verdiği parayı sağda solda çarçur edecek değildim. En yakın Burger King’e girdim ve 9.75 lik bir menü söyleyerek ordumuzun bana tahsis etmiş olduğu parayı Amerikalılara ve Ömer Üründül’e kaptırdım. Kasadaki hanımefendi uzattığım 10 TL üzeri olarak 25 kuruş bozuk olmadığı gerekçesi ile 50 kuruş verdi. O anda Türk milletinde standart pakette gelen “her türlü açıktan faydalanma” geni baskın geldi ve şöyle bir plan kurdum.

Burger King’de ketçap ve mayonez dışındaki soslar 25 kuruş karşılığı ücretle verilmekteydi. Dolayısıyla yemeği alıp masaya bırakacak ve tekrar kasaya dönerek 50 kuruşu uzatıp bir adet paralı sos isteyecektim. Tabi ki bozuk para olmadığı için kasadaki hanımefendi sosu bedavaya verecekti. Bununla da yetinmeyip elimdeki sosu masaya bırakıp geri dönerek farklı bir ikinci sos isteyecektim. Plandaki iki defa gidip gelme, böylece herhangi bir itiraz durumunda çamura yatma gibi sıçan işi manevraları farkettiniz sanırım. Plan en ince ayrıntısına kadar olmasa da baya bir ince hesap içeriyordu. Küçük hesapları çok iyi yapan ortalama bir Türk olarak 2 saniyelik düşünme sonucunda planı hayata geçirmeye karar verdim. Üstelik bu planlayüce ordumuzun vermiş olduğu parayı çok faydalı kullanmış olarak ordumuzun gözüne girecek, hatta ince ayrıntılar üzerinden yaptığım bu planla taktik zekamı ortaya koyarak askerliğimi bir general olarak yapmanın yolunu açacaktım. Bununla da kalmıyordu. Burger King’e geçirmiş olduğum 25 kuruşlar sayesinde Amerika’dan çuval olayının, Ömer Üründül’den de dünya kupasının intikamını alacaktım. Düşündükçe kendime hayran oluyorum dostlar, bu nasıl muhteşem plandır. Tam planı uygulamaya geçirecekken Türk milletinde çok daha baskın olan bir başka gen devreye girdi. Ağzımı yayıp, tatlı tatlı gülümseyerek, takınabileceğim en şirin pozisyonu takındım.

Ordudan aldığım 10 TL yemek parasını sizinle paylaştığıma göre siz de bana gizli bir asker kıyağı yapıp iki sos verirsiniz değil mi :@!P =))

Kasadaki hanımefendinin dizlerinin bağı çözüldü, bilimum işve ve cilve ile 2 adet sosu tepsime yuvarladı. Bu manevrayla askerliğimi er olarak yapmayı garantilemiş oldum ama en azından intikamımı da almış oldum. Şimdi soruyorum sayın Üründül yoruma açık bir pozisyon mu?

95 Yaşında Neden İntihar Edilir?

monicelli-kacar.jpg (15.882 bytes)
Monicelli kaçar…

Bugün gazetelere yansıyan küçük bir haber vardı, 95 yaşındaki İtalyan yönetmen Mario Monicelli intihar etmiş. Haberde çok fazla detay yok. Sadece bir hastane penceresinden atladığı belirtilmiş. Monicelli gerçekten mükemmel bir yönetmendi diyemeyeceğim, çünkü itiraf etmem gerekirse hiç tanımıyorum. Ölümüyle ilgili biraz daha fazla bilgi bulunabilir belki ama ben bu bilgiyi zihnimin derinliklerinde arayacağım.

Muhakkak ki intiharın her türlüsü kötüdür ama 95 yaşında birisinin intihar etmesi çok farklı bir durum. Neden? Sevgili Monicelli intihar için biraz geç kalmadın mı? Belki de intiharının sebebi de buydu, her şeye geç kalması… Bilemiyorum. Monicelli’nin bu davranışından hayatta her şeyi erteleyen bir adam olduğunu görüyorum. Allah bilir kaç yıldır aklında intihar. Bu kadar zaman ertelemek…

Bir isyan? Öyle ya da böyle 95 yıl yaşayıp intiharla bitirmek. Bir isyan olsa bile çok etkisiz bir isyan oluyor. Şimdi 95 yıl yaşadıktan sonra lanet olsun bu dünyaya bu da benim isyanımdır kardeşim deyip koşa koşa atlamak açık pencereden, diyorum ya bilemiyorum…

Bir yanlışlık? Monicelli gözlerini açtı ve buğulu beyaz bir sahne gördü. Sahne öylesine yalın, öylesine sadeydi ki, kendini tutamayarak bu kadar minimalizm de biraz fazla heheh diye güldü. Yine Nuri Bilge Ceylan, yine beyaz, yine dakikaların akması ama hiçbir şey olmaması. Sonra görüntü biraz değişmeye başladı. Kadraja hafif sarı bir hortum girdi. Hortum git gide belirginleşti ve Monicelli’nin burnuna girdi. Üç boyutlu filmlerdeki gerçek algısının ne dereceye vardığını hayretle gözlemliyordu. Vay ulan minimalist dedik Nuri burnumuza fortum soktu heheh diye sırıttı tekrardan. Sonra uzaktan çok uzaktan siyah bir at sineği göründü. Usulcacık, hiç acele etmeden, iki ileri bir geri ilerleyen mehteran atı sineğiydi bu. Sinek kelebek gibi uçup arı gibi kondu Monicelli’nin burnuna. Monicelli filmin odağında burnunun olduğunu anlamıştı ama anlamadığı şey sineğin nasıl olup da burnunu kaşındırdığıydı. Noluyo lan! Hadi bee!

mario-monicelli.jpg
Bu beyazlık, bu sinek, bu fortum, bu kaşıntı, bu sucuk kokusu. Evet hastanedeydedi. Dakikalardır baktığı beyaz perde hastanenin badanalı tavanıydı. İhtiyarlıkla bozulan gözleri, geçmişiyle bir olup ona kahpece bir oyun oynamıştı. Bıbpppjjt diyerek kovdu sineği burnundan. Burnundaki hortumu söktü attı. Mezardan kalkan zombi edasıyla dikildi yatakta. Duvardaki saate takıldı gözü. Saat 19:30′du. Bu defa da saatin altındaki takvime takıldı gözü. Yakını görmekte zorluk çekse de Milan için akşam ezanı vaktini okuyabilirdi ama okumadı onun yerine bugünün tarihine baktı 23 Zil-Hicce 1431. “ordan 622 ekle, her 32′de bir yıl artsa, böl 32′ye… kaldı mı dohuz… “ . Monicelli gözünü kırpmadan taş kesilmiş ulan gibi takvime bakarken, hemen solundaki yatakta ekmek arası sucuk yiyen hasta da “herif manyak” diyerek Monicelli’yi izliyordu. Dakikalar belki de saatler sonra “29 Kasım 2010 Pazartesi” diye bağırdı Monicelli. Bir yaklaşık sonuçla bulmuştu doğru tarihi. Kafasını takvimden çevirmeden elini yavaşça sol tarafa uzattı, höst diye bir ses duydu, pardon hacı deyip yine başını takvimden çevirmeden bu defa öbür eliyle uzandı ve yandaki sehpanın üzerinden bir kağıt parçasını kaptı. Kağıda hızlıca bir şeyler karaladı. Çok sağlam bir kupon hazırlamıştı. 95 yıldan sonra ilk defa içinden bir ses “bu defa götüreceksin malı hibino heheh” diyordu. Dile kolay 95 yıl, oynanan binlerce kupon, kaybedilen milyonlar, yitirilmiş umutlar ve 15 dakika sonra başlayacak bir dünya derbisi, el classico. Misli kupon doldurmuştu, bütün mal varlığını yatıracaktı. Elinde tuttuğu kupona son bir kez baktı, 5-0 Barça, ya tutarsa heheh. Galatasaray Beşiktaş maçını kaçırdık ama bu maç kaçmaz hacı diyerek zıpladı yataktan. Ani kalkışla düşen şekerini farketmeden ışığa doğru yöneldi. Ardına kadar açık pencereden ışığa adımını atıp boşluğa doğru düşerken dudaklarından şu cümle döküldü; “bu da mı gol değil?”