Nginx 1.010 + PHP 5.3.8 (on Centos 5.7)

Installing nginx is straightforward, so I will not go into details, just check the nginx documentation for more.

First create a repo file.

vi /etc/yum.repos.d/nginx.repo

and add following content to repo file:

CentOS
[nginx]
name=nginx repo
baseurl=http://nginx.org/packages/centos/$releasever/$basearch/
gpgcheck=0
enabled=1

To install php 5.3.8 we need extra repos (source article).

## Remi Dependency on CentOS 5 and Red Hat (RHEL) 5 ##
rpm -Uvh http://download.fedora.redhat.com/pub/epel/5/i386/epel-release-5-4.noarch.rpm
 
## CentOS 5 and Red Hat (RHEL) 5 ## 
rpm -Uvh http://rpms.famillecollet.com/enterprise/remi-release-5.rpm

Install using added repos.

yum --enablerepo=remi install nginx php php-fpm php-common

Install necessary php modules for you.

yum --enablerepo=remi install php-pear

Start Nginx

/etc/init.d/nginx start ## use restart after update
## OR ##
service nginx start ## use restart after update

Start PHP-FPM

/etc/init.d/php-fpm start ## use restart after update
## OR ##
service php-fpm start ## use restart after update

Autostart Nginx on boot

chkconfig --add nginx
chkconfig --levels 235 nginx on
#Autostart PHP-FPM on boot
chkconfig --add php-fpm
chkconfig --levels 235 php-fpm on

Now it is time to configure nginx to work with php.

vi /etc/nginx/conf.d/test.conf

put these lines into file.

server {
    server_name example.net;
    access_log /var/logs/nginx/example.access.log;
    error_log /var/logs/nginx/example.error.log;
    root /var/www/example;
 
    location / {
        index index.html index.htm index.php;
    }
 
    location ~ \.php$ {
        include /etc/nginx/fastcgi_params;
        fastcgi_pass  127.0.0.1:9000;
        fastcgi_index index.php;
        fastcgi_param SCRIPT_FILENAME /var/www/example$fastcgi_script_name;
    }
}

restart nginx

service nginx restart

create an index file to test.

vi /var/www/example/index.php
<?php phpinfo(); ?>

Easy Install Mercurial on Centos 5

Mercurial may not be present in default repo that comes with a fresh Centos 5 install. Adding RPMForge repo should solve the problem. I will copy paste necessary section from Centos wiki:

Download the rpmforge-release package. Choose one of the two links below, selecting to match your host’s architecture. If you are unsure of which one to use you can check your architecture with the command uname -i

for i386 :

wget http://packages.sw.be/rpmforge-release/rpmforge-release-0.5.2-2.el5.rf.i386.rpm

for x86_64:

wget http://packages.sw.be/rpmforge-release/rpmforge-release-0.5.2-2.el5.rf.x86_64.rpm

The preferred rpmforge-release package to retrieve and to install in order to enable that repository is one of the two listed above.

Install DAG’s GPG key

rpm --import http://apt.sw.be/RPM-GPG-KEY.dag.txt

Verify the package you have downloaded

rpm -K rpmforge-release-0.5.2-2.el5.rf.*.rpm

Security warning: The rpmforge-release package imports GPG keys into your RPM database. As long as you have verified the md5sum of the key injection package, and trust Dag, et al., then it should be as safe as your trust of them extends.

Install the package

rpm -i rpmforge-release-0.5.2-2.el5.rf.*.rpm

This will add a yum repository config file and import the appropriate GPG keys.
Then try to install something like this

yum install mercurial

it is done.

Aslan Ot Yer Mi?

Ekmek aslanın neresinde?

Ne zaman bir kaç vatandaş bir araya gelip ekonomi muhabbeti yapsa söz dönüp dolaşıp bu aslan meselesine geliyor. “Ekmek aslanın ağzında!”. Sonra bir diğeri hemen ekliyor; “artık boğazında!”. “Ne boğazı kardeşim artık midesinde!” …

Bu şekilde ekmeğin aslanın sindirim sistemindeki uğrak yerleri tek tek sayılıyor. Bana göre bu bizim insanımızın sahip olduğu kültürel bir yanılsamayı gösteriyor. Dışarlarda bir yerde hazır bir ekmek var, mesele onu almak. Kafa sürekli olarak ekmeği nasıl alacağımız üzerine çalışıyor. O nedenle etrafta hep birbirinin ağzından ekmek almaya çalışan ve ağzındaki ekmeği kaptırmamaya çalışan adamlar görüyoruz.

Halbuki gerçekte aslan ekmek yemez. Aslanın ağzından alınmaya çalışılan bir ekmek ancak aslanın işine yarayacak bir durumla noktalanacaktır. Gerçekte ekmeği yapmak lazım. Ekmeği üretmek lazım. İşte burada bir sıkıntı var. Bizler bir şeyleri üretmek değil almak hesabı yapıyoruz. Bu kanıksanmış bir durum. Yanlış anlaşılmasın bunun sadece bizim kültürümüze has olduğunu iddia etmiyorum. Mesele bir kültür eleştirisi değil.

Bir şekilde bizler çocuklarımıza, etrafımızdakilere artık ekmeği üretmemiz gerektiğini ve bunun çok da zor olmadığını göstermemiz gerekiyor. Elbette ekmeği üretmek kolay değil ama aslanın ağzından (olmayan) ekmeği almaktan daha kolay.

Üretim tüketim meselesi bir takım yerel kalıpyargılarla açıklanamayacak kadar küresel bir konu. Bunun farkındayım. Ancak bu tür kalıpyargıların farkına varmadan bizleri nasıl kalıba soktuklarını da bilmek lazım.

Girişimcilik ve Amerika

Dün Doğacan ve Enis’in Amerika’ya gitmesi sebebiyle bir akşam yemeğine katıldık. Yaklaşık 15 kişilik bir arkadaş grubunun bulunduğu yemek her zamanki gibi bol muhabbetli ve eğlenceli geçti. Ben daha çok girişimcilik konusunda yaptığımız konuşmalardan bahsetmek istiyorum.

Cüneyt’in de yakın bir zamanda Amerika’ya gidecek olması son derece sevindirici bir haber. Benzer girişimci özelliklere sahip olduğumuzu düşündüğüm Cüneyt’in yaşayacağı tecrübeleri önemsiyorum. Sohbet sırasında özellikle startup mekanizmasının son derece etkin işlediği Amerika’da işlerin nasıl döndüğünü anlama açısından böyle bir iş değişikliğinin ne kadar önemli olduğunu konuştuk. Sonuçta Türkiye’de tüm girişimleri kapsamakla birlikte özellikle internet girişimleri oldukça az sayıda ve başarılı olan örnekler pek tekrarlanabilir değil. Çünkü başarılı oluş şekilleri çok kendilerine has. Biraz şans, biraz kişi faktörü ve biraz da çok çalışmayla ilgili. Ancak bu formül yeni girişimcilere pek bir şey ifade etmeyecek kadar genel bir formül. Öte yandan, Amerika’da işler daha yeniden üretilebilir ilerliyor, ya da buradan öyle görünüyor. Yeni bir girişimin nasıl ilerlemesi gerektiği son derece belirli. Olay adeta bir fabrikasyona dönmüş durumda. Bu Amerika’da işlerin daha kolay olduğu anlamına gelmiyor ama daha sistematik yürüdüğü kesin. Üstelik başarılı örnekleri inceleyip süreci çözmek nispeten daha kolay gibi. Ben bizim gibi enerji dolu kişilerin sistemi çözmeleri durumunda Amerika’da ve hatta Türkiye’de çok başarılı olacaklarına inanıyorum.

Gelelim girişimcilik konusuna. Bu başlık etrafında bir çok muhabbet döndü ama akılda kalan bir kaç maddeden bahsetmek gerekirse, özellikle The Social Network filmi ile de ilgili olarak, benim vurgulamak istediğim, ortaya bir şeyler koymak. Sonuçta Zuckerberg fazla uyanık, şanslı vs. olabilir ama en önemlisi ortaya bir şeyler koyması. Adam filmde de gösterildiği gibi tek gecede oturup bir uygulama yapıyor ve bu uygulama sayesinde sabaha kadar üniversite networkünü çökertiyor. İşin magazin tarafı bir yana, asıl önemli olan çok detaylı olmasa bile tümüyle çalışan bir uygulamayı bitirip insanların kullanımına açabilmesi. Benzer durum Facebook, ya da o zamanki adıyla TheFaceBook konusunda da geçerli. Adam öyle ya da böyle, belli başlı bazı özelliklerle uygulamayı kırk gün gibi bir sürede bitirip insanların kullanımına açıyor. Ve tabiki orada bırakmıyor. Konuya eğilmeye devam ediyor. Benim şahsi olarak zaman zaman yaşadığım ve etrafımda fazlasıyla gördüğüm temel sorun yarım kalmış projeler(kısaca YKP diyelim). YKP adeta bir karadelik gibi hayatımızdan zaman ve parayı yemekle kalmıyor, en gaz dönemdeki yüksek motivasyonumuzu çekip alıyor ve karşılığında bize hiçbir şeyi vermiyor. Üstelik YKP’ler öylesine tekrar edici ki, belli bir süreden sonra kronik birer hastalık haline gelip, hayatı bir YKP zincirine çevirebiliyor. Dolayısıyla bir projeye ya hiç başlamamalı ya da yarım bırakmamalı. Bu sebeple sevgili Cüneyt’i biraz da mecbur bırakmak adına, şu an üzerine çalıştığı son derece gizli hapşuruk uygulamasını bitirmeye davet ediyorum. Bu gizli projeyi ilk defa burada halka duyurduğum için umarım bana kızmaz ama bu onu bu projeyi bitirmeye mecbur edecektir. Cüneyt projeyi açıkladım artık bitirmeye mecbursun, bu yazıyı okuyan on binlerce kişi artık bu uygulamayı bekliyor.

Not: Yemeğe katılan hemen herkeste 2 megapixel ve üstü akıllı telefonlar olmasına rağmen, yemeğe ait hiçbir fotoğrafın (benim bildiğim) çekilmemiş olması size de manidar gelmiyor mu 🙂

Kenan Nasıl Kurtulur?

[Sevgili okuyucu bu yazı en başta kendime yazılmış bir not niteliğindedir, dolayısıyla uzman-oğlu-uzman modunda kestiğim ahkâmlar küstahlık olarak algılanmasın lütfen.]

Birinci bölümde Dinmeyen Sızı adlı Türk filminden bahsetmiştim. Dertler insanı Kenan’ın “etrafımızdaki vurdum duymazlığa, ruhsuzluğa, korkunç kayıtsızlığa karşı zavallı bir mücadeleyle karşı koyuşu“nu izlemiş ve şu soruyu sormuştuk: “Peki ama Kenan nasıl kurtulur?” İşte bu yazıda kendimce bir cevap arıyorum. Bu yazının anlam kazanabilmesi için Dinmeyen Sızı başlıklı yazımı mutlaka okumanızı öneriyorum.

Öncelikle dürüst olmak gerekiyor. Kenan’ı başına gelen kimi olaylar gerçekten bakış açısı değişikliğiyle kolayca atlatılacak türden değil. Adamın karısı ortağıyla bir olup onu arenada dımdızlak bırakıyor, bir başka ifadeyle adamın hayatının ortasına atom bombası patlatıyor. Böylesi yüksek yoğunluklu negatif olaylar arasında düşük yoğunluklu negatif olaylar da olması gerekenden çok daha büyük etki yapıyor. Normal bir zamanda gülüp geçilecek bir durum bile koca bir dramaya dönüşebiliyor. Dolayısıyla, Kenan’ın yerinde olan on kişiden dokuzu benzer bir psikoloji de olurdu. Ama zaten bu yazının konusu da o geriye kalan o bir kişi olabilmek.

Keser Döner Sap Döner, Gün Gelir Hesap Döner

Kenan’ın yaptığı ilk hata uzun vadeli düşünmemesidir. İnsan başına kötü bir şey geldiğinde kader denilen mekanizmanın hep aleyhte işlediğini düşünerek lanet okur. Gerçekten de böyle bir durum vardır. Kötülük arka arkaya gelip kombo çekmeyi sever. Öte yandan kaderin insanın lehine çalıştığı kural setleri de vardır. Örneğin bu hayatta parayı nasıl kazanacağını bir defa öğrenirsen, ne kadar yumruk yersen ye mutlaka tekrar ayağa kalkarsın (ekonomik açıdan). Kenan bunun en bariz örneğiydi. Her şeyini kaybedip beş parasız kaldıktan on yıl sonra tekrar zengin (hatta daha zengin) bir adam oluyordu. Mesele sadece ekonomiyle sınırlı değil, kader mekanizmasını mükemmel şekilde çözmüş olan atalarımız şöyle buyuruyorlar: “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner”. Gerçekten de gün geliyor, Kenan’a kötülük yapanlar Kenan’ın avucuna düşüyorlar. Ve Kenan bu durumda onlara kötülük yapmak yerine onlara acıyarak bakıyor. Kesinlikle yapılabilecek en iyi şeyi yapıyor. Buraya dikkat, bence önemli olan gücü kullanmak değil gücün elinde olduğunu bilmektir. İsterse kendisine kötülük yapanlara, düşmanlarına? zarar verebilir, bunu düşmanları da biliyor. Ama o bunu yapmıyor. Çünkü onları düşman olarak görmek onları fazla ciddiye almaktır. Onlar sadece hayatta kalma iç güdüsüne kendilerini ve yaşamlarını kaptırmış kişiler. Ayrıca Kenan onlardan intikam almaya çalışsaydı şimdikinden daha iyi olmazdı, (bknz. Ezel Bayraktar). Dolayısıyla bırakalım geçmiş geçmişte kalsın. Tabi ki bu geçmişi unutalım demek değil, tekrar ediyorum geçmiş geçmişte kalsın.

Evet uzandığım yerden, çayımı yudumlarken Kenan’a şu öğüdü vermeden edemiyorum: Kısa vadeli dertlerine odaklanmak yerine hayata, kendi hayatına, uzun vadeli olarak bakmaya çalış.

İnsanoğlu Çiğ Süt Emmiş

– Kenan filmin en başından bu yana “İnsanoğlu çiğ süt emmiştir aga!” sözünü kanıksamış görünüyor aslında. Gerçekten de insanlardan her türlü manevra beklenebilir. Bu çok iç karartıcı görünse de kötü bir şey değildir. Herkes kendi hayatını yaşıyor ve kendisiyle karşısındaki arasında seçim yapması gerekirse (çoğu zaman) kendisini seçiyor. Bu şaşılacak bir şey değil. İnsanoğlunun hayatta kalma iç güdüsünün bir parçası. İnsanoğlunun doğada hayatta kalma içgüdüsü en gelişmiş yaratık olduğunu hesaba katarsak, tehlike anında etrafındakilere kazık atma dürtüsünün doğuştan (built-in) geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabi ki bu her insanda eşit oranda tecelli etmez ama potansiyel olarak vardır.

Adresim aynı

Böyle buyurmuş büyük filozof ve şarkıcı Kayahan. Ya da cami çıkışı para toplayan emekli amcaların da dediği gibi ne verirsen elinle o gider seninle. Kenan da bunun farkında aslında. Kenan’ın en büyük sıkıntısı yine kendisi. Kendi kendini boğuyor. Yıldırım Önal’ın gerçek hayatında yaşadığı bir çok sorun da yine kendisinden kaynaklı sorunlar. Bizler de öyle, başımıza gelen bir çok sorun kendi küçük veya büyük hatalarımızdan, kimi zaman da göz göre göre yaptığımız, hatta yapmaya devam ettiğimiz yanlışlarımızdan kaynaklı. İnsanlardan kazık yemek, en başta bizim hatamız. Elbette ben burada kötülük yapan insanları aklamaya falan çalışmıyorum. Ben onlarla ilgilenmiyorum. İnsanların neden kötülük yaptıkları çok önemli değil. Önemli olan benim, ya da Önal’ın ya da Kenan’ın kendisine kötülük yapılmasına nasıl ve neden izin verdiği. Zayıf olabiliriz ve bize bir şekilde (bilerek veya bilmeyerek) zarar vermeye çalışanlar bizden çok çok güçlü olabilir ama unutmamamız gereken bir şey varsa hepimiz insanız. Bu konuda sözü daha fazla uzatmadan Yaşar Usta’ya bırakacağım. Yaşar Usta çizginin nasıl çizileceğini muhteşem bir şekilde anlatıyor. Buyrun:

Düşmez Kalkmaz Bir Allah

Bunu unutmamak gerekiyor. İnsanoğlunun başına her şey gelebilir. Bunu hayatın bir parçası olarak görüp yürümeye devam etmek gerek. Bazen yağmur yağar, bazen çamura saplanırsın, bazen aç kalırsın ama bazen de güneş doğar, karnını tıka basa doyurursun, koşarsın, uyursun. Biz insanlar buna hayat diyoruz. Kenan hep karabulutları görse de aslında onun hayatında da en az bulutlar kadar gökkuşağı da var. Pek farkında değil. Belki bir odada yalnız başına korku içinde yaşayan bir oğlu var ama öte yandan bu çocuk çok da akıllı. Hem zeki hem de efendi. Bu çok değerli bir durum aslında. Sadece bunun farkında olmak lazım. Nitekim Kenan’ın oğlu hem okulda örnek bir öğrenci oluyor, hem de tıp fakültesini kazanıp doktor oluyor. Üstelik Kenan hayatı boyunca sefil bir hayat yaşamak yerine zengin oluyor. Çalışırken karşılaştığı eski ortağı onun felaketi olurken, yine çalışırken karşılaştığı yeni ortağı onun kurtuluşu oluyor. Tamamen denk olup olmaması önemli değil. Zaten bu gibi şeyler ölçülebilir de değil. Önemli olan ikisini birlikte görmek. Bu durumda aklıma Sadri Alışık geliyor. Sadri Alışık filmlerinde de açlık, sefillik, kötülük, aşk acısı vs. vardır. Ama Alışık bir şekilde işin güzel tarafını görmeye çalışır. Tamam, hüzünlü ve derin bir adamdır, yeri geldiğinde “bu da mı gol değil” diyerek haykırır hüznünü, ama eğlencelidir be. İşte önemli olan Sadri Alışık olabilmektir. Daha yazılacak var ama okuyacak kişi pek bulunmaz :) Yazıyı Ah Güzel İstanbul filminin açılışıyla kapatıyorum.

Dinmeyen Sızı

Gerçekle kurgunun iç içe geçtiği hüzün dolu ama benim açımdan oldukça ilgi çekici bir film “Dinmeyen Sızı”. Türk filmlerine karşı ortalama bir Türk’ten biraz daha fazla ilgi duyduğumu kabul ediyorum ama yine de Dinmeyen Sızı özel bir ilgiyi hak ediyor. Film, adı üstünde doğuştan kaybeden bir adamın dinmeyen sızısını anlatıyor.

Filmi izlerken özellikle Yıldırım Önal’ın oyunculuğu ve filmde kullanılan (çoğunlukla) gerçekçi ve duru Türkçe dikkatimi çekti. Nitekim film 1972 altın portakal’da en iyi 2. film, en iyi yönetmen (Nejat Saydam), en iyi görüntü yönetmeni, en iyi yardımcı erkek oyuncu (Yıldırım Önal) ve en iyi stüdyo ödüllerini almış. Yıldırım Önal filmdeki kaybeden adama benzer şekilde, aldığı bu ödülü yıllar sonra bir şişe şarap uğruna bir rehinciye kaptıracak ve bir daha ödülü geri alamadan ölüp gidecektir. Yıllar yıllar sonra ise rehincinin oğlu ödülü Antalya Kültür Sanat Vakfı’na geri verecek ve bu tarihten itibaren (1999) Yıldırım Önal Anı ödülü olarak özel bir kategori ile verilmeye başlanacaktır. Film Yıldırım Önal’ın eserinden Nejat Saydam tarafından senaryolaştırılmış. Önal’ı tanımayan biri olarak ahkâm kesmek haddime düşmez ama filmin kendi hayatındaki sıkıntılardan yapılmış bir uyarlama olduğunu söyleyebiliriz sanırım.

Dinmeyen Sızı Yıldırım Önal’a (Kenan) çalıştığı işyerinde oynanan bir oyunla başlıyor. Film, detaya girip bizi kanser etmektense Kenan’ın tok sesiyle 30 saniyede tüm çakallığı özetliyor. Gerçekten de bu kısım çok önemli değil, envai çeşit Türk filminde işlenmiş namuslu adama kazık hikayelerinden birisini alıp buraya koyabilirsiniz. Bu andan sonra bir buçuk saat boyunca Kenan’ın çöküşünü izliyoruz. Elbette bu sadece Kenan’ın değil, karakteri canlandıran Yıldırım Önal’ın da çöküşünden çeşitli izler taşıyor. Bu da Önal’ın gerçekle oyunculuğu harmanladığı çok özel bir gösteriye dönüştürüyor filmi. Filmin sonunda Kenan kendisini başarısız bir baba olarak ifade ediyor ama kesinlikle kendisine haksızlık ediyor. İşin ilginci aynı haksızlığı Önal’ın da kendisine yapması ve daha da ilginci hemen hepimizin kendimize böylesine haksızlık ederek hayatımızı mutsuz hale getirmemiz.

Filmi bir paragrafta özetlemek gerekirse; Kenan işini kaybediyor, eşini kaybediyor, oğlu ile beş parasız kalıyor, oğlunu yalnız başına bir eve yerleştirip üçüncü sınıf bir otelde “her işi yapan” adam olarak çalışmaya başlıyor, ilerleyen günlerde daha iyi bir otelde daha iyi bir iş buluyor, yıllar geçiyor oğlu tıp fakültesini kazanıyor kendisi otel işinde başarılı olup tekrardan zengin oluyor oğlunu evlendirip kanserden ölüyor.

Peki biz izleyici olarak şu soruya nasıl cevap verebiliriz: Kenan nasıl kurtulurdu? Bunun cevabını verebilmek için Kenan’ın lanet hayatına tekrar bir göz atalım?

Geçirdiği bir kazadan dolayı kaptanlıktan atılmıştır.
Kaptanlık sonrasında iyi (hatta fazla iyi) bir iş teklifiyle yeni bir hayata başlamış ancak bir süre sonra Karaman’ın koyunu sonra çıkar oyunu hesabı iş yeri kendisini bir takım ayak oyunlarıyla dımdızlak ortada bırakmıştır.
Sevgili karısı bu durumda evi terkedip gitmiştir.
Beş parasız oğluyla baş başa kalan Kenan iş bulmak için çaldığı bütün kapılardan eli boş döner.
Düşene bir tekme daha vurmaktan son derece zevk alan aşifte bir otel sahibesinin yanında iş bulan Kenan, hayatın acı gerçekleriyle yüzleşip her geçen gün yaptığı işin psikolojik ve fiziksel yüküyle ezilir.
Otelde çalışırken iyi bir adama denk gelerek daha iyi bir otelde daha iyi bir iş bulur. Ancak bahtsızlığı peşini bırakmaz ve yeni otele bir kaçamak sebebiyle gelen eski eşinin, eski patronu/ortağı ile birlikte olduğunu, aslında bütün oyunun bu sebeple oynandığını öğrenerek bir darbe daha alır.
Bu sıkıntıları bir şekilde atlatır ve film 10 yıl ileriye gider. Artık Kenan yanında çalıştığı adamla ortak olmuş ve otelin yöneticisi olmuştur. Üstelik oğlu da tıp fakültesini kazanmıştır. Ancak kahpe kader peşini bırakmamıştır. Hayatını felç eden eski ortağının kızı, oğlu Ömer’in sevgilisidir. Her ne kadar durumu olgunlukla karşılamaya çalışsa da ufak bazı yanlış anlaşılmaların da etkisiyle oğlu Ömer’le arası bozulur. Bu durum Ömer’in okulu bitirmesine kadar devam eder. Hayatı yalnız ve biraz da alkolle geçen Kenan en sonunda Ömer’i affeder ve evlenmelerine razı olur. Hatta eski eşini pavyonda bulup, Ömer’in adını lekelememesi adına ona bir ev ve dürüstçe yaşama imkanı da sunar.
Tabi ki bahtsız bedevi Kenan’ın sıkıntıları bu kadarla kalmayacaktır. Kaderin ona oynayacağı oyunlar vardır. Kenan’ın beyninde ölümcül bir tümör vardır. Hastalığını son ana kadar kimseyle paylaşmaz. Bu tümörden kurtulması için yüzde birlik başarı olasılığı olan bir ameliyat imkanı vardır. Ancak Kenan bunu kabul etmez. Bu durumu da şu cümlelerle açıklar:
Ameliyat olmam kurtuluş için yüzde bir ümitti doksan dokuzunda ameliyat masasında kalmak vardı. Doğrusu o kadar çabuk ölmek istemiyordum. Bu günleri gördüm ya artık yeter. Ameliyat olmak için artık çok geç. O yüzde bir ihtimal bile artık ortadan kalktı. Ama şuna inanıyorum ki Allah’tan ümit kesilmez. Artık yoruldum, ama ne olursa olsun işimi başardım. Etrafımızdaki vurdum duymazlığa, ruhsuzluğa, korkunç kayıtsızlığa karşı zavallı bir mücadeleyle karşı koydum. Şimdi kaderin tekmesini sırtıma vurup beni yuvarlamasına pek aldırış ettiğim yok.

Ve Kenan oğlunu evlendirdiği gece ölür. Tabi bir madde olmaya değmeyecek kadar küçük bir sürü üzücü ve kahredici küçük detayı atlayarak bu listeyi hazırladığımı da belirteyim. (Örneğin 10 yaşındaki oğlunu kiraladığı küçücük bir odada yalnız bırakmak zorunda kalması ve sadece haftada bir gün görebilmesi, hamallık yaparken oğluna yakalanması…)
Evet Kenan’ın zift gibi karanlık hayatını ortaya koyduktan sonra içim bunaldı. Bu kara yazıyı buraya kadar yazmış olduğuma pişman oldum. Buraya kadar okuyan okuyucularımdan özür dileyerek küçük bir mola alıyorum. Birazdan Kenan nasıl kurtulurdu sorusunun cevabıyla daha rahatlatıcı bir bölüme geliyoruz.

Dadından Yinmeyen Pozisyon

Çifte İntikam

Türk Silahlı Kuvvetleri yemek parası olarak 10 TL 39 Kuruş ödedi. Tabi ki ordumuzun yemek parası olarak verdiği parayı sağda solda çarçur edecek değildim. En yakın Burger King’e girdim ve 9.75 lik bir menü söyleyerek ordumuzun bana tahsis etmiş olduğu parayı Amerikalılara ve Ömer Üründül’e kaptırdım. Kasadaki hanımefendi uzattığım 10 TL üzeri olarak 25 kuruş bozuk olmadığı gerekçesi ile 50 kuruş verdi. O anda Türk milletinde standart pakette gelen “her türlü açıktan faydalanma” geni baskın geldi ve şöyle bir plan kurdum.

Burger King’de ketçap ve mayonez dışındaki soslar 25 kuruş karşılığı ücretle verilmekteydi. Dolayısıyla yemeği alıp masaya bırakacak ve tekrar kasaya dönerek 50 kuruşu uzatıp bir adet paralı sos isteyecektim. Tabi ki bozuk para olmadığı için kasadaki hanımefendi sosu bedavaya verecekti. Bununla da yetinmeyip elimdeki sosu masaya bırakıp geri dönerek farklı bir ikinci sos isteyecektim. Plandaki iki defa gidip gelme, böylece herhangi bir itiraz durumunda çamura yatma gibi sıçan işi manevraları farkettiniz sanırım. Plan en ince ayrıntısına kadar olmasa da baya bir ince hesap içeriyordu. Küçük hesapları çok iyi yapan ortalama bir Türk olarak 2 saniyelik düşünme sonucunda planı hayata geçirmeye karar verdim. Üstelik bu planlayüce ordumuzun vermiş olduğu parayı çok faydalı kullanmış olarak ordumuzun gözüne girecek, hatta ince ayrıntılar üzerinden yaptığım bu planla taktik zekamı ortaya koyarak askerliğimi bir general olarak yapmanın yolunu açacaktım. Bununla da kalmıyordu. Burger King’e geçirmiş olduğum 25 kuruşlar sayesinde Amerika’dan çuval olayının, Ömer Üründül’den de dünya kupasının intikamını alacaktım. Düşündükçe kendime hayran oluyorum dostlar, bu nasıl muhteşem plandır. Tam planı uygulamaya geçirecekken Türk milletinde çok daha baskın olan bir başka gen devreye girdi. Ağzımı yayıp, tatlı tatlı gülümseyerek, takınabileceğim en şirin pozisyonu takındım.

Ordudan aldığım 10 TL yemek parasını sizinle paylaştığıma göre siz de bana gizli bir asker kıyağı yapıp iki sos verirsiniz değil mi :@!P =))

Kasadaki hanımefendinin dizlerinin bağı çözüldü, bilimum işve ve cilve ile 2 adet sosu tepsime yuvarladı. Bu manevrayla askerliğimi er olarak yapmayı garantilemiş oldum ama en azından intikamımı da almış oldum. Şimdi soruyorum sayın Üründül yoruma açık bir pozisyon mu?

Yine Yeniden

Vay anasını sayın seyirciler heyecan ve panik içindeyim. İlkokulda servisin kapısını tutan bir Muarrem vardı. Muarrem servise ilk biner son inerdi. Tek amacıysa muavin olmaktı. Hep ayakta durur, inene kapıyıaçar, binenin elinden tutardı. Sanırım okula da Muavin Muarrem olabildiği bu ölümsüz dakikalar uğruna gidiyordu. Neyse bu Muarrem’in bir başka çılgın özelliği daha vardı. İlkokul beşe giden Muarrem ağzına bir “büyük adam” küfürü dolamıştı. Bizim yaşımızda birinin bu küfürü etmesi bizim o kadar komiğimize giderdi ki kahkahalarla gülerdik. Biz de biraz malmışız tabi o dönem, neyse işte.Daha fazla uzatmadan konuya geleyim, Muavin Muarrem’in deyişiyle ananı arvadını! Mad Max serisinin devamı çekiliyor, hem de bir değil iki değil tam üç film.

Beyler benzin pompalanmış bir intihar makinesinden bahsediyoruz burada. Ne diyon yeaa diyen varsa aşağıdaki fotoya baksın sonrasında devam edelim.

mad-max.jpg (47.399 bytes)Herifçioğlu!

Mad Max serisiyle ilk ne zaman karşılaştığımı hatırlamıyorum. Ama tahminen Muarrem’li yıllara tekabül ettiğini söyleyebilirim. 90′lardan bahsediyorum. Aksiyon filmlerinde örümcek robotlar arabaları patlatırdı o dönemler. Rambo (sonradan Wesley Snipes olduğunu öğreneceğimiz) sarı çiyanı kovalıyordu. Çok severdim bu filmleri. İşte bu dönemin en kral filmlerinden biriydi Mad Max. Hatta hiç unutmam bir gece yayladayız arkadaşlarla balkonda oturuyoruz. Soğukta titrek enişte modunda laflarken yan komşuda bu Mad Max başladı. Biz de perde arasından, pencere yarısından röntlemeye başladık. Ses yok görüntü var hesabı. Film bir sardı, İngilizce bilmeden dudak okuma metoduyla tüm filmi izledik (gerçi sonlara doğru komşu perdeyi kapatmış olabilir, sonuçta üç beş ergen organize bir şekilde evi dikizliyor, insan görmesede bakış yoğunluğunu hisseder .

Neredeyse Çılgın Max kadar çılgındık o dönemler, dağlara çıkar ezan okurduk (yes baby!). Deri görünümlü triko ceketler giyer, örme eldivenlerin ucunu keserdik. Kırmızı lazerle köpek oynatır, dürbünlü tek saçmayla çinçik (serçe) indirirdik. Dedim ya Çılgın Max gibi vahşiydik o zamanlar. O günlerden beri severim post-apocaliptik filmleri. Müşteri geldi birazdan dönüyorum. Buyrun efendim…

Entellektüel esnafınız geri döndü. İki reyhan bir biber sattık, çok güzel kokuyor namıssızlar. Neyse ne diyordum azizim, hah post-apocaliptik filmler. Mad Max, Judge Dredd, The Postman, Waterworld, Soldier, 28 Days Later gibi filmlerden bahsediyorum. Herkesin seveceği filmler olmamakla birlikte genellikle, futuristik, punk temalı, çoğunlukla distopyan bir havası vardır. Bu filmlerin hepsi birbirinden lezzetli olmakla birlikte Mad Max’in yeri ayrıdır.

Yeni filme gelelim dostlar. Mel Gibson (sanırım yaşlandığından olsa gerek) yeni seride yok onun yerine karşımızda Max olarak Tom Hardy var. Caps isteyenler için gelsin.

tom-hardy.jpg (27.938 bytes)
Gideri var hacı

sabri.jpg (13.705 bytes)
Bi yerden tanıdık!

Elemanın bir iki resmini daha koyacaktım da baktım sayfada fazla erkek resmi oluyor, homofobik yanım baskın geldi vazgeçtim dileyenler googledan aratsın herif hayvan. Sabri’nin yandan yememişi olması dışında tipolojide sıkıntı olmadığına göre kızı vermeden önce oyunculuk mevzusuna bakalım. Bir iki röportajına baktım adam aklı başında efendi uslu işine sımsıkı sarılan birine benziyor. Üstelik daha önce bu yazın en çok beklenen filmi ilan ettiğim Inception’da da oynamış. Christopher Nolan beğendikten sonra bize laf düşmez hoca.

Senaryoya gelince neredeyse hiçbir şey belli değil. Yani belli de bana söylemiyorlar. Ama anladığım kadarıyla Mad Max kaldığı yerden devam etmeyecek, ortam günümüz bakış açısıyla yeniden kurulup bu çerçevede yeni bir hikaye oluşturulacak. Çok şey belirsiz olduğu için mevzuya fazla dalmıyorum. Heyecanlıyım çünkü Mad Max’i beyaz perdede izleme keyfine mashar olacağım. Panikteyim çünkü bir çocukluk efsanesi daha rezil rüsva edilebilir. Sözün bittiği yerdeyiz dostlar, hayırlısı diyorum ve filmde oynaması muhtemel bir hanımefendiyle yazıyı sonlandırıyorum.

charlize-theron.jpg (28.409 bytes)
Charlize Theron da Filmde

95 Yaşında Neden İntihar Edilir?

monicelli-kacar.jpg (15.882 bytes)
Monicelli kaçar…

Bugün gazetelere yansıyan küçük bir haber vardı, 95 yaşındaki İtalyan yönetmen Mario Monicelli intihar etmiş. Haberde çok fazla detay yok. Sadece bir hastane penceresinden atladığı belirtilmiş. Monicelli gerçekten mükemmel bir yönetmendi diyemeyeceğim, çünkü itiraf etmem gerekirse hiç tanımıyorum. Ölümüyle ilgili biraz daha fazla bilgi bulunabilir belki ama ben bu bilgiyi zihnimin derinliklerinde arayacağım.

Muhakkak ki intiharın her türlüsü kötüdür ama 95 yaşında birisinin intihar etmesi çok farklı bir durum. Neden? Sevgili Monicelli intihar için biraz geç kalmadın mı? Belki de intiharının sebebi de buydu, her şeye geç kalması… Bilemiyorum. Monicelli’nin bu davranışından hayatta her şeyi erteleyen bir adam olduğunu görüyorum. Allah bilir kaç yıldır aklında intihar. Bu kadar zaman ertelemek…

Bir isyan? Öyle ya da böyle 95 yıl yaşayıp intiharla bitirmek. Bir isyan olsa bile çok etkisiz bir isyan oluyor. Şimdi 95 yıl yaşadıktan sonra lanet olsun bu dünyaya bu da benim isyanımdır kardeşim deyip koşa koşa atlamak açık pencereden, diyorum ya bilemiyorum…

Bir yanlışlık? Monicelli gözlerini açtı ve buğulu beyaz bir sahne gördü. Sahne öylesine yalın, öylesine sadeydi ki, kendini tutamayarak bu kadar minimalizm de biraz fazla heheh diye güldü. Yine Nuri Bilge Ceylan, yine beyaz, yine dakikaların akması ama hiçbir şey olmaması. Sonra görüntü biraz değişmeye başladı. Kadraja hafif sarı bir hortum girdi. Hortum git gide belirginleşti ve Monicelli’nin burnuna girdi. Üç boyutlu filmlerdeki gerçek algısının ne dereceye vardığını hayretle gözlemliyordu. Vay ulan minimalist dedik Nuri burnumuza fortum soktu heheh diye sırıttı tekrardan. Sonra uzaktan çok uzaktan siyah bir at sineği göründü. Usulcacık, hiç acele etmeden, iki ileri bir geri ilerleyen mehteran atı sineğiydi bu. Sinek kelebek gibi uçup arı gibi kondu Monicelli’nin burnuna. Monicelli filmin odağında burnunun olduğunu anlamıştı ama anlamadığı şey sineğin nasıl olup da burnunu kaşındırdığıydı. Noluyo lan! Hadi bee!

mario-monicelli.jpg
Bu beyazlık, bu sinek, bu fortum, bu kaşıntı, bu sucuk kokusu. Evet hastanedeydedi. Dakikalardır baktığı beyaz perde hastanenin badanalı tavanıydı. İhtiyarlıkla bozulan gözleri, geçmişiyle bir olup ona kahpece bir oyun oynamıştı. Bıbpppjjt diyerek kovdu sineği burnundan. Burnundaki hortumu söktü attı. Mezardan kalkan zombi edasıyla dikildi yatakta. Duvardaki saate takıldı gözü. Saat 19:30′du. Bu defa da saatin altındaki takvime takıldı gözü. Yakını görmekte zorluk çekse de Milan için akşam ezanı vaktini okuyabilirdi ama okumadı onun yerine bugünün tarihine baktı 23 Zil-Hicce 1431. “ordan 622 ekle, her 32′de bir yıl artsa, böl 32′ye… kaldı mı dohuz… “ . Monicelli gözünü kırpmadan taş kesilmiş ulan gibi takvime bakarken, hemen solundaki yatakta ekmek arası sucuk yiyen hasta da “herif manyak” diyerek Monicelli’yi izliyordu. Dakikalar belki de saatler sonra “29 Kasım 2010 Pazartesi” diye bağırdı Monicelli. Bir yaklaşık sonuçla bulmuştu doğru tarihi. Kafasını takvimden çevirmeden elini yavaşça sol tarafa uzattı, höst diye bir ses duydu, pardon hacı deyip yine başını takvimden çevirmeden bu defa öbür eliyle uzandı ve yandaki sehpanın üzerinden bir kağıt parçasını kaptı. Kağıda hızlıca bir şeyler karaladı. Çok sağlam bir kupon hazırlamıştı. 95 yıldan sonra ilk defa içinden bir ses “bu defa götüreceksin malı hibino heheh” diyordu. Dile kolay 95 yıl, oynanan binlerce kupon, kaybedilen milyonlar, yitirilmiş umutlar ve 15 dakika sonra başlayacak bir dünya derbisi, el classico. Misli kupon doldurmuştu, bütün mal varlığını yatıracaktı. Elinde tuttuğu kupona son bir kez baktı, 5-0 Barça, ya tutarsa heheh. Galatasaray Beşiktaş maçını kaçırdık ama bu maç kaçmaz hacı diyerek zıpladı yataktan. Ani kalkışla düşen şekerini farketmeden ışığa doğru yöneldi. Ardına kadar açık pencereden ışığa adımını atıp boşluğa doğru düşerken dudaklarından şu cümle döküldü; “bu da mı gol değil?”

Hayatı boşa almak

Kontak Kapatmak

Bazı yollar vardır hafif eğimli. Öyle ki, arabayı viteste tutarsan motor freni nedeniyle araba durur. İlla ki biraz gaza basman gerekir. Böyle yollarda ben biraz daha radikal bir yaklaşımla arabayı boşa alıp kontağı kapatırım. Müthiş bir sakinlik ve dinginlik verir. Yavaş ama usuldan ilerler araba. Bir iki defa frene dokunursun, fren şişmeye başlar, biraz heyecan duyarsın ama çok az. Bisiklette el bırakmak gibi bir şeydir. Hafif rüzgar ve teker sesinden başka bir ses yoktur (ODTÜ’de var bu yollardan). Sanki zamandan çalmış gibi hissederim kendimi. Teleportasyon gibidir. Gözü kapatıp açma anı gibidir. Felekten an çalmaktır.

Boşa Almak

Kıvrıla kıvrıla uzun ve zorlu bir yokuşu çıktıktan sonra boşa almak bahsettiğim. Bu daha hızlıdır, daha tehlikelidir. Belli bir çaba ile çıktığın, zaten gideceğin bir yolu biraz daha hızlı, biraz daha güvensiz, biraz daha boşvermiş inmek bahsettiğim.

Ya Hayat?

Peki kafayı boşa almak mümkün müdür? Eninde sonunda yaşayacağın zamanı boşta geçmek… Kafa tasının içindeki CPU’yu rölantiye alıp, gözü kapatmak, düzlükte uyandırmak üzere kalbi kış uykusuna yatırmak mümkün müdür? Peki ya kontak kapatmak. Kafadan kontak denilen bu mudur acaba? Hayatta enerji tüketen her şeye “boş ol” diyebilmek mümkün müdür?

Her şeye boş ol diyerek boşa alsan kafayı, kapatabilsen kontağı en fazla n’olur?

En fazla frenin patlar…