Dinmeyen Sızı

Gerçekle kurgunun iç içe geçtiği hüzün dolu ama benim açımdan oldukça ilgi çekici bir film “Dinmeyen Sızı”. Türk filmlerine karşı ortalama bir Türk’ten biraz daha fazla ilgi duyduğumu kabul ediyorum ama yine de Dinmeyen Sızı özel bir ilgiyi hak ediyor. Film, adı üstünde doğuştan kaybeden bir adamın dinmeyen sızısını anlatıyor.

Filmi izlerken özellikle Yıldırım Önal’ın oyunculuğu ve filmde kullanılan (çoğunlukla) gerçekçi ve duru Türkçe dikkatimi çekti. Nitekim film 1972 altın portakal’da en iyi 2. film, en iyi yönetmen (Nejat Saydam), en iyi görüntü yönetmeni, en iyi yardımcı erkek oyuncu (Yıldırım Önal) ve en iyi stüdyo ödüllerini almış. Yıldırım Önal filmdeki kaybeden adama benzer şekilde, aldığı bu ödülü yıllar sonra bir şişe şarap uğruna bir rehinciye kaptıracak ve bir daha ödülü geri alamadan ölüp gidecektir. Yıllar yıllar sonra ise rehincinin oğlu ödülü Antalya Kültür Sanat Vakfı’na geri verecek ve bu tarihten itibaren (1999) Yıldırım Önal Anı ödülü olarak özel bir kategori ile verilmeye başlanacaktır. Film Yıldırım Önal’ın eserinden Nejat Saydam tarafından senaryolaştırılmış. Önal’ı tanımayan biri olarak ahkâm kesmek haddime düşmez ama filmin kendi hayatındaki sıkıntılardan yapılmış bir uyarlama olduğunu söyleyebiliriz sanırım.

Dinmeyen Sızı Yıldırım Önal’a (Kenan) çalıştığı işyerinde oynanan bir oyunla başlıyor. Film, detaya girip bizi kanser etmektense Kenan’ın tok sesiyle 30 saniyede tüm çakallığı özetliyor. Gerçekten de bu kısım çok önemli değil, envai çeşit Türk filminde işlenmiş namuslu adama kazık hikayelerinden birisini alıp buraya koyabilirsiniz. Bu andan sonra bir buçuk saat boyunca Kenan’ın çöküşünü izliyoruz. Elbette bu sadece Kenan’ın değil, karakteri canlandıran Yıldırım Önal’ın da çöküşünden çeşitli izler taşıyor. Bu da Önal’ın gerçekle oyunculuğu harmanladığı çok özel bir gösteriye dönüştürüyor filmi. Filmin sonunda Kenan kendisini başarısız bir baba olarak ifade ediyor ama kesinlikle kendisine haksızlık ediyor. İşin ilginci aynı haksızlığı Önal’ın da kendisine yapması ve daha da ilginci hemen hepimizin kendimize böylesine haksızlık ederek hayatımızı mutsuz hale getirmemiz.

Filmi bir paragrafta özetlemek gerekirse; Kenan işini kaybediyor, eşini kaybediyor, oğlu ile beş parasız kalıyor, oğlunu yalnız başına bir eve yerleştirip üçüncü sınıf bir otelde “her işi yapan” adam olarak çalışmaya başlıyor, ilerleyen günlerde daha iyi bir otelde daha iyi bir iş buluyor, yıllar geçiyor oğlu tıp fakültesini kazanıyor kendisi otel işinde başarılı olup tekrardan zengin oluyor oğlunu evlendirip kanserden ölüyor.

Peki biz izleyici olarak şu soruya nasıl cevap verebiliriz: Kenan nasıl kurtulurdu? Bunun cevabını verebilmek için Kenan’ın lanet hayatına tekrar bir göz atalım?

Geçirdiği bir kazadan dolayı kaptanlıktan atılmıştır.
Kaptanlık sonrasında iyi (hatta fazla iyi) bir iş teklifiyle yeni bir hayata başlamış ancak bir süre sonra Karaman’ın koyunu sonra çıkar oyunu hesabı iş yeri kendisini bir takım ayak oyunlarıyla dımdızlak ortada bırakmıştır.
Sevgili karısı bu durumda evi terkedip gitmiştir.
Beş parasız oğluyla baş başa kalan Kenan iş bulmak için çaldığı bütün kapılardan eli boş döner.
Düşene bir tekme daha vurmaktan son derece zevk alan aşifte bir otel sahibesinin yanında iş bulan Kenan, hayatın acı gerçekleriyle yüzleşip her geçen gün yaptığı işin psikolojik ve fiziksel yüküyle ezilir.
Otelde çalışırken iyi bir adama denk gelerek daha iyi bir otelde daha iyi bir iş bulur. Ancak bahtsızlığı peşini bırakmaz ve yeni otele bir kaçamak sebebiyle gelen eski eşinin, eski patronu/ortağı ile birlikte olduğunu, aslında bütün oyunun bu sebeple oynandığını öğrenerek bir darbe daha alır.
Bu sıkıntıları bir şekilde atlatır ve film 10 yıl ileriye gider. Artık Kenan yanında çalıştığı adamla ortak olmuş ve otelin yöneticisi olmuştur. Üstelik oğlu da tıp fakültesini kazanmıştır. Ancak kahpe kader peşini bırakmamıştır. Hayatını felç eden eski ortağının kızı, oğlu Ömer’in sevgilisidir. Her ne kadar durumu olgunlukla karşılamaya çalışsa da ufak bazı yanlış anlaşılmaların da etkisiyle oğlu Ömer’le arası bozulur. Bu durum Ömer’in okulu bitirmesine kadar devam eder. Hayatı yalnız ve biraz da alkolle geçen Kenan en sonunda Ömer’i affeder ve evlenmelerine razı olur. Hatta eski eşini pavyonda bulup, Ömer’in adını lekelememesi adına ona bir ev ve dürüstçe yaşama imkanı da sunar.
Tabi ki bahtsız bedevi Kenan’ın sıkıntıları bu kadarla kalmayacaktır. Kaderin ona oynayacağı oyunlar vardır. Kenan’ın beyninde ölümcül bir tümör vardır. Hastalığını son ana kadar kimseyle paylaşmaz. Bu tümörden kurtulması için yüzde birlik başarı olasılığı olan bir ameliyat imkanı vardır. Ancak Kenan bunu kabul etmez. Bu durumu da şu cümlelerle açıklar:
Ameliyat olmam kurtuluş için yüzde bir ümitti doksan dokuzunda ameliyat masasında kalmak vardı. Doğrusu o kadar çabuk ölmek istemiyordum. Bu günleri gördüm ya artık yeter. Ameliyat olmak için artık çok geç. O yüzde bir ihtimal bile artık ortadan kalktı. Ama şuna inanıyorum ki Allah’tan ümit kesilmez. Artık yoruldum, ama ne olursa olsun işimi başardım. Etrafımızdaki vurdum duymazlığa, ruhsuzluğa, korkunç kayıtsızlığa karşı zavallı bir mücadeleyle karşı koydum. Şimdi kaderin tekmesini sırtıma vurup beni yuvarlamasına pek aldırış ettiğim yok.

Ve Kenan oğlunu evlendirdiği gece ölür. Tabi bir madde olmaya değmeyecek kadar küçük bir sürü üzücü ve kahredici küçük detayı atlayarak bu listeyi hazırladığımı da belirteyim. (Örneğin 10 yaşındaki oğlunu kiraladığı küçücük bir odada yalnız bırakmak zorunda kalması ve sadece haftada bir gün görebilmesi, hamallık yaparken oğluna yakalanması…)
Evet Kenan’ın zift gibi karanlık hayatını ortaya koyduktan sonra içim bunaldı. Bu kara yazıyı buraya kadar yazmış olduğuma pişman oldum. Buraya kadar okuyan okuyucularımdan özür dileyerek küçük bir mola alıyorum. Birazdan Kenan nasıl kurtulurdu sorusunun cevabıyla daha rahatlatıcı bir bölüme geliyoruz.