29 Nisan 2011 Cuma
fikir
fikir
Ekmek aslanın neresinde?
Ne zaman bir kaç vatandaş bir araya gelip ekonomi muhabbeti yapsa söz dönüp dolaşıp bu aslan meselesine geliyor. “Ekmek aslanın ağzında!”. Sonra bir diğeri hemen ekliyor; “artık boğazında!”. “Ne boğazı kardeşim artık midesinde!” …
Bu şekilde ekmeğin aslanın sindirim sistemindeki uğrak yerleri tek tek sayılıyor. Bana göre bu bizim insanımızın sahip olduğu kültürel bir yanılsamayı gösteriyor. Dışarlarda bir yerde hazır bir ekmek var, mesele onu almak. Kafa sürekli olarak ekmeği nasıl alacağımız üzerine çalışıyor. O nedenle etrafta hep birbirinin ağzından ekmek almaya çalışan ve ağzındaki ekmeği kaptırmamaya çalışan adamlar görüyoruz.
Halbuki gerçekte aslan ekmek yemez. Aslanın ağzından alınmaya çalışılan bir ekmek ancak aslanın işine yarayacak bir durumla noktalanacaktır. Gerçekte ekmeği yapmak lazım. Ekmeği üretmek lazım. İşte burada bir sıkıntı var. Bizler bir şeyleri üretmek değil almak hesabı yapıyoruz. Bu kanıksanmış bir durum. Yanlış anlaşılmasın bunun sadece bizim kültürümüze has olduğunu iddia etmiyorum. Mesele bir kültür eleştirisi değil.
Bir şekilde bizler çocuklarımıza, etrafımızdakilere artık ekmeği üretmemiz gerektiğini ve bunun çok da zor olmadığını göstermemiz gerekiyor. Elbette ekmeği üretmek kolay değil ama aslanın ağzından (olmayan) ekmeği almaktan daha kolay.
Üretim tüketim meselesi bir takım yerel kalıpyargılarla açıklanamayacak kadar küresel bir konu. Bunun farkındayım. Ancak bu tür kalıpyargıların farkına varmadan bizleri nasıl kalıba soktuklarını da bilmek lazım.
Ne zaman bir kaç vatandaş bir araya gelip ekonomi muhabbeti yapsa söz dönüp dolaşıp bu aslan meselesine geliyor. “Ekmek aslanın ağzında!”. Sonra bir diğeri hemen ekliyor; “artık boğazında!”. “Ne boğazı kardeşim artık midesinde!” …
Bu şekilde ekmeğin aslanın sindirim sistemindeki uğrak yerleri tek tek sayılıyor. Bana göre bu bizim insanımızın sahip olduğu kültürel bir yanılsamayı gösteriyor. Dışarlarda bir yerde hazır bir ekmek var, mesele onu almak. Kafa sürekli olarak ekmeği nasıl alacağımız üzerine çalışıyor. O nedenle etrafta hep birbirinin ağzından ekmek almaya çalışan ve ağzındaki ekmeği kaptırmamaya çalışan adamlar görüyoruz.
Halbuki gerçekte aslan ekmek yemez. Aslanın ağzından alınmaya çalışılan bir ekmek ancak aslanın işine yarayacak bir durumla noktalanacaktır. Gerçekte ekmeği yapmak lazım. Ekmeği üretmek lazım. İşte burada bir sıkıntı var. Bizler bir şeyleri üretmek değil almak hesabı yapıyoruz. Bu kanıksanmış bir durum. Yanlış anlaşılmasın bunun sadece bizim kültürümüze has olduğunu iddia etmiyorum. Mesele bir kültür eleştirisi değil.
Bir şekilde bizler çocuklarımıza, etrafımızdakilere artık ekmeği üretmemiz gerektiğini ve bunun çok da zor olmadığını göstermemiz gerekiyor. Elbette ekmeği üretmek kolay değil ama aslanın ağzından (olmayan) ekmeği almaktan daha kolay.
Üretim tüketim meselesi bir takım yerel kalıpyargılarla açıklanamayacak kadar küresel bir konu. Bunun farkındayım. Ancak bu tür kalıpyargıların farkına varmadan bizleri nasıl kalıba soktuklarını da bilmek lazım.
30 Kasım 2010 Salı
fikir
fikir
Bugün gazetelere yansıyan küçük bir haber vardı, 95 yaşındaki İtalyan yönetmen Mario Monicelli intihar etmiş. Haberde çok fazla detay yok. Sadece bir hastane penceresinden atladığı belirtilmiş. Monicelli gerçekten mükemmel bir yönetmendi diyemeyeceğim, çünkü itiraf etmem gerekirse hiç tanımıyorum. Ölümüyle ilgili biraz daha fazla bilgi bulunabilir belki ama ben bu bilgiyi zihnimin derinliklerinde arayacağım.
Devamını oku...
Devamını oku...
25 Ekim 2010 Pazartesi
sinema
sinema
Gerçekle kurgunun iç içe geçtiği hüzün dolu ama benim açımdan oldukça ilgi çekici bir film “Dinmeyen Sızı”. Türk filmlerine karşı ortalama bir Türk’ten biraz daha fazla ilgi duyduğumu kabul ediyorum ama yine de Dinmeyen Sızı özel bir ilgiyi hak ediyor. Film, adı üstünde doğuştan kaybeden bir adamın dinmeyen sızısını anlatıyor.
Filmi izlerken özellikle Yıldırım Önal’ın oyunculuğu ve filmde kullanılan (çoğunlukla) gerçekçi ve duru Türkçe dikkatimi çekti. Nitekim film 1972 altın portakal’da en iyi 2. film, en iyi yönetmen (Nejat Saydam), en iyi görüntü yönetmeni, en iyi yardımcı erkek oyuncu (Yıldırım Önal) ve en iyi stüdyo ödüllerini almış. Yıldırım Önal filmdeki kaybeden adama benzer şekilde, aldığı bu ödülü yıllar sonra bir şişe şarap uğruna bir rehinciye kaptıracak ve bir daha ödülü geri alamadan ölüp gidecektir. Yıllar yıllar sonra ise rehincinin oğlu ödülü Antalya Kültür Sanat Vakfı’na geri verecek ve bu tarihten itibaren (1999) Yıldırım Önal Anı ödülü olarak özel bir kategori ile verilmeye başlanacaktır. Film Yıldırım Önal’ın eserinden Nejat Saydam tarafından senaryolaştırılmış. Önal’ı tanımayan biri olarak ahkâm kesmek haddime düşmez ama filmin kendi hayatındaki sıkıntılardan yapılmış bir uyarlama olduğunu söyleyebiliriz sanırım.
Devamını oku...
Filmi izlerken özellikle Yıldırım Önal’ın oyunculuğu ve filmde kullanılan (çoğunlukla) gerçekçi ve duru Türkçe dikkatimi çekti. Nitekim film 1972 altın portakal’da en iyi 2. film, en iyi yönetmen (Nejat Saydam), en iyi görüntü yönetmeni, en iyi yardımcı erkek oyuncu (Yıldırım Önal) ve en iyi stüdyo ödüllerini almış. Yıldırım Önal filmdeki kaybeden adama benzer şekilde, aldığı bu ödülü yıllar sonra bir şişe şarap uğruna bir rehinciye kaptıracak ve bir daha ödülü geri alamadan ölüp gidecektir. Yıllar yıllar sonra ise rehincinin oğlu ödülü Antalya Kültür Sanat Vakfı’na geri verecek ve bu tarihten itibaren (1999) Yıldırım Önal Anı ödülü olarak özel bir kategori ile verilmeye başlanacaktır. Film Yıldırım Önal’ın eserinden Nejat Saydam tarafından senaryolaştırılmış. Önal’ı tanımayan biri olarak ahkâm kesmek haddime düşmez ama filmin kendi hayatındaki sıkıntılardan yapılmış bir uyarlama olduğunu söyleyebiliriz sanırım.
Devamını oku...
25 Ekim 2010 Pazartesi
sinema
sinema
Birinci bölümde Dinmeyen Sızı adlı Türk filminden bahsetmiştim. Dertler insanı Kenan’ın “etrafımızdaki vurdum duymazlığa, ruhsuzluğa, korkunç kayıtsızlığa karşı zavallı bir mücadeleyle karşı koyuşu“nu izlemiş ve şu soruyu sormuştuk: “Peki ama Kenan nasıl kurtulur?” İşte bu yazıda kendimce bir cevap arıyorum. Bu yazının anlam kazanabilmesi için Dinmeyen Sızı başlıklı yazımı mutlaka okumanızı öneriyorum.
Devamını oku...
Devamını oku...
9 Temmuz 2010 Cuma
fikir
fikir
Türk Silahlı Kuvvetleri yemek parası olarak 10 TL 39 Kuruş ödedi. Tabi ki ordumuzun yemek parası olarak verdiği parayı sağda solda çarçur edecek değildim. En yakın Burger King’e girdim ve 9.75 lik bir menü söyleyerek ordumuzun bana tahsis etmiş olduğu parayı Amerikalılara ve Ömer Üründül’e kaptırdım. Kasadaki hanımefendi uzattığım 10 TL üzeri olarak 25 kuruş bozuk olmadığı gerekçesi ile 50 kuruş verdi. O anda Türk milletinde standart pakette gelen “her türlü açıktan faydalanma” geni baskın geldi ve şöyle bir plan kurdum.
Devamını oku...
Devamını oku...
7 Temmuz 2010 Çarşamba
sinema
sinema
Vay anasını sayın seyirciler heyecan ve panik içindeyim. İlkokulda servisin kapısını tutan bir Muarrem vardı. Muarrem servise ilk biner son inerdi. Tek amacıysa muavin olmaktı. Hep ayakta durur, inene kapıyıaçar, binenin elinden tutardı. Sanırım okula da Muavin Muarrem olabildiği bu ölümsüz dakikalar uğruna gidiyordu. Neyse bu Muarrem’in bir başka çılgın özelliği daha vardı. İlkokul beşe giden Muarrem ağzına bir “büyük adam” küfürü dolamıştı. Bizim yaşımızda birinin bu küfürü etmesi bizim o kadar komiğimize giderdi ki kahkahalarla gülerdik. Biz de biraz malmışız tabi o dönem, neyse işte.Daha fazla uzatmadan konuya geleyim, Muavin Muarrem’in deyişiyle ananı arvadını! Mad Max serisinin devamı çekiliyor, hem de bir değil iki değil tam üç film.
Devamını oku...
Devamını oku...
27 Şubat 2008 Çarşamba
fikir
fikir
Eğer ev için alışveriş yapmasını bilmiyorsanız kendinizi süper sızma süzme zeytinyağıyla patates kızartırken bulabilirsiniz. Aklıma pazardaki Adile Naşit teyzeler geliyor. Eşarbını boğazının altından bağlamış, elinde pazar çantası tezgâhlar arasında dolaşarak hedefi tam 12′den vuracak mallar arıyor. Öyleki aldıkları ailenin (nesillerin) devamı için %100 etkili olacak. Az zamanda çok ve büyük işler başarır bu teyzeler. Sanki tezgâhları kendi dizmiş gibi gider gerekli malzemeleri seçer, alır ve yarım saat içinde tekrar eve dönüş yoluna düşer. Bu teyzelerden her eve lazım.
Devamını oku...
Devamını oku...
31 Mayıs 2005 Salı
öykü
öykü
İnsan dünyaya ilk geldiği, gözlerini ilk açtığı anda ne düşünür? İnsanoğlunun bu dünyadaki ilk saniyesi nasıl geçer? Kimse bunu bilmez, kimse bunu hatırlamaz. Ama işte o hatırlıyordu, hem de her bir karesini. Nasıl hatırlamasın ki! Onun doğuşunu herkes bilir, çünkü o ölü doğdu. Her şeyin doğal göründüğü bir akşam üstü doğal olmayan bir şeyler vardı. Bir anda gözünü açtı, açmaktan çok kırpıştı bu, göz kapağının anlık bir hareketiydi. Ama bu onun ilk bakışıydı. Tek bir kare görmüştü belki de, bir fotoğraf karesi. Bizim her gün binlercesini gördüğümüz herhangi bir fotoğraf karesi, onunsa hayatının özeti. Griye çalan solgun bir kızıllıktı ilk fark edilen, ardından gökteki bulutlar kaplıyordu arka planı. Hüzün yağıyordu sanki o bulutlardan. Sert olmaya çalışan yumuşak bir el, mengene gibi sıkıyordu başını. O ise ağzından çıkan bir demir parçasına dişlerini kenetlemişti. Bir gölge çökmüştü yüzüne, başının hemen üzerinde kendisini izleyen birinin gölgesi. Gölgenin ağırlığında yüzü âdeta eziliyordu. Bu siyah-beyaz resmi bozmamak istermişçesine soluk, hastalıklı bir çehresi vardı kendisine bakan kişinin. Bir kadın, yirmili yaşlarda. Saçı terden alnına yapışmış. Rüzgâr, saçlarının ucunu ağzının içine doğru sokuyor. Kadının çakmak çakmak parlayan kömür gözleri bozuyor bu siyah-beyaz resmi. Sanki bu hayat karesindeki tek canlı şey bu gözler. Ama onlar da ölüm saçıyor. Kadının bakışları titretti onu, sonu oldu bu karenin, kapadı gözlerini. Bütün bunları düşünmüyor, sadece fark ediyordu, tıpkı gözlerini kaparken ağzından çıkan demir parçasının bir tabanca olduğunu fark ettiği gibi. Şimdi fark etmeyi bırakıp düşünmeye başladı.
Devamını oku...
11 Kasım 2007 Pazar
öykü
öykü
Magirus dolmuş durağa yanaştı. Şoför başını oynatmadan, dikiz aynasından dolmuşu süzerek seslendi, "Boşluğa doğru ilerleyelim!". Muammer pek umursamadı. Koltuklara doğru biraz daha yaklaşmakla yetindi. Böylece yeni binenler arkasından geçip boşluğa doğru ilerledi. Muammer dolmuşta ayakta durmayı sevmiyordu.
Devamını oku...
28 Ekim 2007 Pazar
öykü
öykü
Gece sıfır üç, adam iş yerinden ayrıldı. Gece sıfır üç otuz üç adam hastanede uyandı.
Hava rüzgarlı, bulutlar yer yer ay ışığını kapatıyor. Sokakta doğal olmayan tek ses yanıp sönen bozuk sokak lambasından geliyor. Ancak bu fazla sürmüyor. Birinci saniye, acı fren sesi ve birinin elinden fırlamışçasına havada taklalar atarak direkte patlayan araba. İkinci saniye, metalik pelte ve ayışığında saygıyla eğilmiş direk. Üçüncü saniye, sessizlik ve istifini bozmadan yanıp sönen sokak lambası. Dördüncü saniye, yol kenarında yattığı yerden doğrulan bir adam; iş yerinden ayrılan adam. Devamını oku...
Hava rüzgarlı, bulutlar yer yer ay ışığını kapatıyor. Sokakta doğal olmayan tek ses yanıp sönen bozuk sokak lambasından geliyor. Ancak bu fazla sürmüyor. Birinci saniye, acı fren sesi ve birinin elinden fırlamışçasına havada taklalar atarak direkte patlayan araba. İkinci saniye, metalik pelte ve ayışığında saygıyla eğilmiş direk. Üçüncü saniye, sessizlik ve istifini bozmadan yanıp sönen sokak lambası. Dördüncü saniye, yol kenarında yattığı yerden doğrulan bir adam; iş yerinden ayrılan adam. Devamını oku...